Anasayfa » Yazar Arşivi: Prof. Dr. H. İsmail SARI

Yazar Arşivi: Prof. Dr. H. İsmail SARI

LENFOMAYI YENEN HASTALARDA KRONİK BÖBREK YETMEZLİĞİ GELİŞME RİSKİ ARTIYOR

11 Temmuz’da online olarak “Leukemia&Lymphoma” dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, lenfoma mağdurlarının uzun dönemde kronik böbrek yetmezliği (KBY) gelişimi için önemli ölçüde risk altında olduğu bildirildi.

Çalışmada, Washington DC’deki Medstar Washington Hastane Merkezi’nden ve Sanjal H. Desai ve meslektaşları, lenfoma mağdurlarında uzun süreli KBY paternlerini tanımlamak için tanı sırasında ve tanı sonrası 1., 2., 5. ve 10. yıllardaki glomerüler filtrasyon hızlarını (GFR) kaydettiler.

Araştırmacılar 397 hastadan (ortanca yaş, 55,3 yıl; %54 erkek; % 60 Afrikalı-Amerikalı), %42’sinde hipertansiyon, %15’inde diyabetes mellitus, % 3’ünde hiperürisemi, % 86’sında kemoterapi alımı ve %14’ünde tanı sırasında KBY olduğu saptandı. Hastaların yaklaşık 1/3’ünde (% 31) lenfoma tanısı konulduktan sonraki 10 yıl içinde KBY gelişti. Zamanla KBY gelişme olasılığında önemli bir artış kaydedildi. Bu oran 1. yılda %23, 10. yılda %41’e yükseldi. Araştırmacılar, GFR’de yılda 4,6 mL/dak düşüş gözlediler. KBY gelişiminde yaş, hipertansiyon, hiperürisemi ve diyabet hastalığının (genç hastalarda) belirleyici olduğu saptandı.

Araştırmacıların sunduğu bu bulgular, uzun süreli lenfoma mağdurlarında böbrek fonksiyonunun izlenmesi gereğini gösterdiği gibi, gelecekte lenfoma yı yenen hastalarda KBY’yi önleme stratejilerini tanımlamak için planlanacak olan ileriye dönük prospektif çalışmaların temelini de atmaktadır.

Kaynak:

Desai SH et al. Lymphoma survivors have an increased long-term risk of chronic kidney disease. Leuk Lymphoma 2020:1-8.

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNDE GÖRÜLEN YÜKSEK TROMBOSİT SAYISI PIHTI RİSKİNİ ARTIRIYOR!

American Journal of Hematology dergisinde yeni yayınlanan büyük bir retrospektif çalışmada Demir eksikliği anemisi (DEA) olan hastaların yaklaşık üçte birinde reaktif trombositoz gözlendiği ve bu hastalarda trombosit yüksekliği olmayan DEA hastalarına göre pıhtı (tromboz) riskinde 2 kat artış olduğu bildirildi.

Bu konudaki veri yetersizliği nedeni ile, Boston’daki Harvard Tıp Okulu, Massachusetts Genel Hastanesi, hematoloji bölümünden Andrew B. Song ve arkadaşları 6 milyondan fazla hasta için kapsamlı elektronik sağlık kaydı verileri içeren Partners Research Hasta Verileri veri kaydını kullanarak DEA’deki trombositoz oranını tanımlamaya çalıştı.  1979-2019 yılları arasında trombositozu olan ve olmayan DEA hastalarını ve sayısını belirlediler. Genel olarak, 36.327 DEA vakası tespit edildi ve bunların 15.022’sinde trombositoz vardı.

Kalite kontrol ve ayrıntılı manuel grafik incelemesi sonrasında DEA hastalarında trombositoz oranının % 32.6 olduğu tahmin edildi. DEA hastalarında tromboz oranı %7.8 iken, DEA ve trombositoz hastalarında bu oran %15.8 saptandı.

Araştırmacılar ayrıca hematolojik parametreler ile trombositoz arasındaki ilişkiyi de değerlendirdiler. Hemoglobin, trombosit sayısı (r = -0.1734; P = .0484) ve trombositoz süresi (r = -0.3785; P <.0001) negatif korelasyon gösterdi.

Çok değişkenli regresyon modelinde, trombositozun en yüksek olduğu dönemde azalan hemoglobin ve artan trombosit sayısı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (P <.0001).

Çalışmanın kısıtlılıkları, retrospektif ve gözlemsel doğasının yanı sıra potansiyel örnekleme yanlılığını da içermektedir. Laboratuar tabanlı bir demir eksikliği tanımı belirlenmediğinden, yazarlar bu çalışmada bir ferritin kesimi kullanmışlardır.

Araştırmacılar, çalışmalarında tromboz oranının yüksek olduğunu belirttiler. Bunu tromboembolik bir olay yaşama olasılığı daha yüksek olan hem ayakta hem de yatan hastalardan gelen verilerin dahil edilmesine bağladılar. Ayrıca, trombositozun diğer nedenlerini dışlamak için hasta dahil etme ve hariç tutma kriterlerini çık sıkı tuttuklarını belirttiler.

Bilindiği kadarıyla, bu çalışma DEA’de reaktif trombositoz ile ilişkili trombotik riski doğrudan değerlendiren ilk çalışmadır. Bulgular, bu klinik durumun küresel bazdaki yaygınlığı göz önüne alındığında erken tanımlanmasının ve dolayısı ile erken tedavisinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır.

Kaynak

Song AB, Kuter DJ, AlSamkari H. Characterization of the rate, predictors, and thrombotic complications of thrombocytosis in iron deficiency anemia [published online July 3, 2020]. Am J Hematol. doi: 10.1002/ajh.25925

MİYELOPROLİFERATİF NEOPLAZMI OLAN HASTALARDA ENFEKSİYON RİSKİ ARTIYOR!

İsveç’te yapılan yeni bir çalışma, miyeloproliferatif neoplazmların (MPN’ler) artmış enfeksiyon riski ile ilişkili olabileceğini gösterdi. Çalışma “Leukemia” dergisinde yayınlandı.

Hematolojik kanserler genellikle enfeksiyon riski ile ilişkili olsa da, araştırmacılara göre MPN’lerle enfeksiyon riski arasındaki ilişkiye ait net bir veri bulunmamaktadır.

Mevcut çalışma MPN’li 8363 hastada 32.405 popülasyon tabanlı kontrol grubuna (n = 32.405) kıyasla enfeksiyon oranlarını değerlendiren eşleştirilmiş bir kohort çalışmasıdır. MPN’li hastalar İsveç Kanser Kayıtlarından tespit edildi ve her hasta karşılaştırma için Toplam Nüfus Kayıtları’ndan 4 kontrol ile eşleştirildi. Hastaneye yatışa neden olan enfeksiyonlar çalışmanın birincil sonlanım noktasını oluşturdu.

Herhangi bir enfeksiyona sahip olma için tehlike oranı (Hazard ratio=HR) MPN ile birlikte olmayandan 2.0 kat daha yüksekti (% 95 GA, 1.9-2.0). Enfeksiyon tipine göre MPN’leri olan HR oranı bakteriyel enfeksiyonlar için 1.9 (% 95 CI, 1.8-2.0), viral enfeksiyonlar için 2.1 (% 95 CI, 1.9-2.3) ve mantar enfeksiyonları için 2.9 (% 95 CI, 2.5-3.5) idi. Sepsis için, MPN’leri olan grupta HR oranı 2.6 (% 95 Cl, 2.4-2.9) saptandı.

MPN’nin alt tipi de enfeksiyon riski seviyesiyle ilişkili bulundu. Her biralt tip için enfeksiyon riski artmış olsa da, primer miyelofibrozis ile bu risk en yüksek düzeyde (HR, 3.7;% 95 CI, 3.2-4.1) saptandı. Polisitemi vera ve esansiyel trombositeminin HR oranları 1.7 idi.

2006 ve 2013 yılları arasında tanı konan MPN hastaları için yapılan tedavilerin analizinde, çalışma araştırmacıları enfeksiyon riski ile MPN’nin tedavi edilmemesi veya hidroksiüre, interferon-α veya anagrelid ile tedavi edilip edilmemesi arasında anlamlı bir ilişki bulamadılar.

Araştırmacılar, sonuç olarak, “MPN’li hastaların, özellikle primer miyelofibrozlu hastaların, genel populasyona kıyasla ciddi enfeksiyon riskinin önemli derecede yüksek olduğuna dair klinik olarak önemli bulgular sunduklarını” bildirdiler

Kaynak

Landtblom AR, Andersson TML, Dickman PW, et al. Risk of infections in patients with myeloproliferative neoplasms — a population-based cohort study of 8363 patients

[published online June 16, 2020]

. Leukemia. doi: 10.1038/s41375-020-0909-7

HAREKETSİZ KALMAK KANSER İLİŞKİLİ ÖLÜM RİSKİNİ ARTIRIYOR

JAMA Onkoloji dergisinde yeni yayınlanan bir makaleye göre, hareketsiz kalmanın kansere bağlı ölüm riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu bildirildi. Çalışmanın En önemli bulgulardan birisi ise hareketsiz yaşam tarzına sahip hastalarda 30 dakikalık hafif ve orta yoğunluklu fiziksel aktivitenin kanser ilişkili ölüm riskini sırasıyla %8 ve %31 oranında azalttığı gösterildi.

Önceki araştırmalar, hareketsiz bir yaşam tarzına sahip hastalarda, kansere bağlı ölümler de dahil olmak üzere tüm nedenlere bağlı ölüm riski artışı ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, hastaların kendi günlük aktivitelerini raporladıkları ve daha objektif ölçümler kullanan prospektif çalışmalara ait veri bulunmamaktadır.

Bu çalışmada araştırmacılar, ABD’de orta yaşlı ve yaşlı yetişkinler arasında kansere bağlı ölüm riski ile birlikte, ivmeölçerle (akselometre) belirlenen hareketsiz geçirilen süre ile hareketsiz zamanın uzunluğu arasındaki bağlantıyı değerlendirdi. Dahil edilen tüm bireyler İnme Konusunda Coğrafi ve Irksal Farklılıkların Nedenleri olarak çevirebileceğimiz REGARDS çalışmasına dahil edilmiştir.

Bu çalışmaya alınan 8002 kişiden 3668’i (% 45.8) erkek, ortalama yaş 69.8 yıl ve 268’i (% 3.3) ortalama 5.3 yıllık takip döneminde kanserden öldü. Yaşlılık, erkek cinsiyet, sigara içme durumu ve siyah ırk olmanın her biri bağımsız olarak artmış ölüm riski ile ilişkiliydi, ancak eğitim düzeyi, ikamet bölgesi ve alkol tüketimi arasında herhangi bir ilişki bulunamadı.

Hareketsiz zaman üç kısıma ayrıldı. Birinci kısım hareketsizliğin en az olduğu, 3. Kısım ise hareketsizliğin en fazla olduğu kısım olarak belirlendi. İvmeölçer ile 2. (2668 kişi) ve 3. Kısıma (2667 kişi) giren hastalarda  yaş, ırk, cinsiyet, ikamet bölgesi, eğitim düzeyi ve mevsime göre yapılan çok değişkenli (multivariate) analiz ile kanserle ilişkili mortalite riski daha yüksek saptandı.

Birincisi ile aynı değişkenler için ayarlanan ve ek olarak sigara içme durumu, alkol kullanım durumu, vücut kitle indeksi, diyabet durumu, hipertansiyon durumu, dislipidemi durumu, koroner kalp hastalığı öyküsü, inme öyküsü ve derecesini de içeren ikinci modelde istatistiksel olarak anlam saptanmadı.

En önemli bulgulardan birisi ise hareketsiz yaşam tarzına sahip hastalarda 30 dakikalık hafif ve orta yoğunluklu fiziksel aktivitenin kanser ilişkili ölüm riskini sırasıyla %8 ve %31 oranında azalttığı gösterilmiştir.

Kaynak

Gilchrist SC, Howard VJ, Akinyemiju T, et al. Association of sedentary behavior with cancer mortality in middle-aged and older US adults [published online June 18, 2020]. JAMA Oncol. doi: 10.1001/jamaoncol.2020.2045

D VİTAMİNİ İMMÜNOTERAPİ İLİŞKİLİ KOLİTİ AZALTABİLİR

Kanser dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, D vitaminin immune checkpoint (bağışıklık kontrol noktası) inhibitörü (ICI) ile ilişkili kolit riskini azaltabileceği bildirildi.

Sitotoksik T-lenfosit ile ilişkili antijen-4 (CTLA-4) ve programlanmış hücre ölümü-1 (PD-1) / PD-ligant 1’i hedefleyenler dahil olmak üzere ICI’ler, bir dizi kanserde sağkalımı iyileştirmektedir. Bununla birlikte, bağışıklık ile ilişkili advers olaylar (irAE) bu tedavilerde yaygın olarak izlenmektedir. İmmün sistem ilişkili kolit genellikle bu olayların en şiddetli olanıdır.

İmmün sistem ilişkili kolit, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit ile bazı fenotipik özellikleri paylaştığından, araştırmacılar daha önce D vitamini eksikliği de dahil olmak üzere çeşitli çevresel faktörlerin tüm kolit türleri için ortak olduğunu araştırmış ve tespit etmişlerdir. Bu retrospektif kohort çalışmasında, Shilpa Grover ve ark., Massachusetts Hastanesinde ICI’lerle tedavi edilen hastalar arasında hangi bireysel ve çevresel özelliklerin bağışıklık ile ilişkili koliti öngördüğünü değerlendirdi.

2011 ve 2017 yılları arasında CTLA-4, PD-1 veya ICI kombinasyonu alan melanomlu 246 hastanın 213’ü keşif kohortuna dahil edildi ve toplam 267 bireysel ICI tedavi rejimi değerlendirildi. 164 hasta tek bir rejimle tedavi edildi, 44 hasta 2 rejim ile tedavi edildi ve 5 hastada 2 PD-1 ihibitor ve 1 CTLA-4 inhibitörü de dahil olmak üzere 3 rejim vardı. Araştırmacılar, sonuçları 169 hastadan oluşan doğrulama kohortu ile karşılaştırdı.  

Araştırma grubunda 38’i immün-ilişkili kolit vakası vardı. Bunların 15’i (%39.5) ipilumumab ve nivolumab ile tedavi edildi, 17’si (%44.7) sadece ipilimumab ile tedavi edildi. Biri (%2.6) sadece nivolumab ve 5 (%13.2) hasta tek başına pembrolizumab ile tedavi edildi.

ICI başlangıcından önce hastaların sadece %31’inde (66) D vitamini kullanımı kaydedilmiş olsa da, regresyon analizinde D vitamini takviyesinin ICI ile ilişkili kolit riskini azalttığını göstermiştir (olasılık oranı [OR], 0.35; P = .01). Araştırıcılar, doğrulayıcı kohort kullanılarak bu bulguları ICI ile ilişkili 49 kolitli hastanın validasyon kohortunda doğrulamıştır (OR, 0.46; P = .03).

Çok değişkenli (multivariate) analizde, ICI sınıfı, nötrofil / lenfosit oranı (NLR) ≥5 ve D vitamini kullanımının bağışıklık ile ilişkili kolitin 3 öngörücüsü olduğunu göstermiştir. D ile ön tedavinin, NLR ≥5 olan hastalarda kolit olasılığını azalttığı saptandı (OR, 0.34).

Araştırıcılar, makalenin sonuç cümlesinde “Bu retrospektif çalışmadan elde edilen sonuçlar, daha büyük kohortlarda prospektif olarak doğrulanmalıdır, bu da ICI kullanımının neden olduğu kolitin ilerlemesini ve önlenmesini sağlayan faktörlerin daha iyi anlaşılmasına yol açabilir” şeklinde yorumlarını da ekledi.

Kaynak

Grover S, Dougan M, Tyan K, et al. Vitamin D intake is associated with decreased risk of immune checkpoint inhibitorinduced colitis [published online June 22, 2020]. Cancer. doi: 10.1002/cncr.32966

TROMBOSİT HAKKINDA SIK SORULAN SORULAR

Trombosit (pıhtılaşma hücreleri) veya kan pulcukları kan pıhtısı oluşumunda görev alan hücrelere verilen isimdir. Bu yazımızda trombositler, trombosit düşüklüğü, trombosit yüksekliği ile ilgili tüm sorulara yanıt vermeye çalıştık.

Trombosit nedir? Trombosit ne demek?

Trombosit (pıhtılaşma hücreleri) veya kan pulcukları kan pıhtısı oluşumunda görev alan hücrelere verilen isimdir. Düşük trombosit sayıları veya fonksiyon bozuklukları kanamaya yatkınlığı artırırken, yüksek trombosit sayıları tromboz (damarda kanın pıhtılaşması) riskini yükseltir.

Resimde sarı ok ile işaretlenen mor, küçük hücreler trombosit hücresidir.

Trombosit normal değeri ne kadar olmalıdır? Trombositopeni nedir? Trombositoz nedir?

Normal değeri bir mm3 kanda 150 bin – 450 bin arasındadır. Kandaki “trombosit” sayısının 150 bin/mm3’den az olması durumuna “trombositopeni”, kandaki trombosit sayısının 450 bin/mm3’den fazla olması durumuna “trombositoz” denir.

Trombosit düşüklüğü (eksikliği) neden olur? Trombosit neden düşer?

“Trombositopeninin tek nedeni lösemi değildir.”

Başlıca 3 ana nedeni vardır;

1.Yeterli miktarda üretilememe durumu: Kemik iliğinin direkt olarak kendi yapım bozukluğu olabileceği gibi kemik iliğinin yapımını bozan dış etkenler de bu duruma neden olabilir. Trombositlerin ana hücrelerinin üretiminin bozulması, infeksiyonlar, kemik iliği yetmezlikleri, doğuştan trombosit düşüklükleri ve lösemiler bu grupta sayılabilir.

2.Trombositlerin parçalanması durumu: Kemik iliğinde üretim olsun ya da olmasın, kemik iliğinde üretilip kana çıkan trombositlerin iç ve dış etkenlerle parçalanması durumudur.  Bağışıklık sistemi bozuklukları, ilaçlar, infeksiyonlar (infeksiyonlar kemik iliğinin üretimini bozabildiği gibi, aynı zamanda kana çıkan trombositleri de parçalayabilirler), romatizmal hastalıklar, bazı yavaş seyirli lösemiler, diğer kan hücrelerinin de (alyuvarlar) parçalanmasına neden olan bazı kan hastalıkları ilk akla gelen nedenlerdir.

3.Trombositlerin vücuttaki dağılımında bozulma: İleri derecede dalak büyüklüğü, vücut sıcaklığının yapay olarak değiştirilmesiyle birlikte uygulanan genel anestezi durumu bu hücrelerin vücudun belirli bölümlerde göllenmesine neden olarak sayısını düşürebilir.

Trombosit yüksekliği (fazlalığı) neden olur? Trombosit neden yükselir?

Trombositoz, kandaki trombosit sayısının yüksek olmasıdır. Trombositler plazmada bulunan pıhtılaşma hücreleri olup, kanama sırasında pıhtı oluşturmak üzere birbirine yapışarak kanamayı durdururlar. Trombosit yüksekliği inme, kalp krizine neden olabilir veya herhangi bir organa giden damarda pıhtı oluşturabilir.

Trombositoz ikiye ayrılır:

1.       Primer (Birincil)

2.       Sekonder (İkincil)

1. Primer (Birincil) trombositoz: Esansiyel trombositemi olarak da adlandırılır. Kemik iliğindeki aşırı üretim sonucu trombositlerin sayıca artmasıdır.  Nedeni bilinmemektedir. Kan veya kemik iliğinde bazı gen mutasyonlarının bu duruma neden olabileceği gösterilmiştir. Fakat bu mutasyonlar kalıtsal yani aileden geçişli değildir, yaşamın bir döneminde sonradan kazanılan mutasyonlardır.

2. Sekonder (İkincil) trombositoz: Altta yatan başka bir neden vardır. Bu neden düzelmedikçe trombositoz düzelmez. Başlıca sayılabilecek nedenler:

  • Demir eksikliğine bağlı kansızlık
  • Kanser
  • İnfeksiyon veya infeksiyon dışı iltihap durumu
  • Cerrahi, özellikle splenektomi (dalağın çıkarılması)

Eğer trombositoz altta yatan bir nedene bağlı ise yani sekonder trombositoz ise, o neden düzelince trombosit sayısı normale döner. Örneğin bir infeksiyona bağlı trombosit sayısı yüksek bulunmuşsa, infeksiyon uygun antibiyotik ya da antimikrobiyaller ile tedavi edildiğinde trombosit sayısı da genelde normale döner. Ameliyat olduktan sonra bir yükselme olmuşsa, ameliyattan sonra beli bir zaman dilimi içinde normale gelir. Trombosit sayısı genelde kısa bir süreliğine yükseldiği için, sekonder trombositoz anormal kan pıhtılaşmasına neden olmaz.

Primer trombositoz veya esansiyel trombositemi durumunda ise pıhtılaşma komplikasyonları ve ciddi kanama görülebilir. Bu durum genellikle trombosit sayısının ilaçlarla iyi kontrol edilmesiyle önlenebilir. Ancak, yıllar sonra kemik iliği fibrozisi (skarlaşma) gelişebilir. Hastaların küçük bir yüzdesinde lösemiye dönüşüm görülebilir.

Trombosit düşüklüğü belirtileri nelerdir?

Hafif düşüklükte herhangi bir yakınma ve bulgu görülmeyebilir. Özellikle 50 bin/mm3 altında kol, bacaklar ve gövdede ağrısız bereler, burun ve dişeti kanamaları olabilir. Lösemili hastalarda trombositopeni ile birlikte genellikle alyuvar ve akyuvar sayılarında da bozulma görülür. Genelde kanamanın ön planda olduğu bir tablo yapsa da, bazı durumlarda tam tersine tromboz (kanın pıhtılaşma durumu) da saptanabilir.

Trombosit yüksekliği belirtileri nelerdir?

Çoğu hastada herhangi bir belirti bulunmaz. En sık görülen belirti ve bulgular; burun, ağız ve diş etleri veya mide ve bağırsak sistemi gibi çeşitli bölgelerden kanamadır. Anormal kan pıhtılaşması da, inme, kalp krizi ve karın kan damarlarındaki sıra dışı pıhtılara yol açabilir. Esansiyel trombositoz olan bazı hastalarda, el ve ayaklarda kızarıklık, ağrı, şişlik, hissizlik ve karıncalanma oluşabilir. Bu duruma “eritromelalji” adı verilir.

Trombosit düşüklüğünün tedavisi nedir?

Trombosit düşüklüğü bir hastalık değil, altta yatan bir hastalığın laboratuvar bulgusudur. Bu nedenle tedavisi hangi hastalığın trombosit düşüklüğüne yol açtığına göre değişir. Eğer bir infeksiyona bağlı ise uygun antibiyotik kullanımı ile, kemik iliğinin yetersiz üretimine bağlı ise kemik iliğinde trombosit yapımını uyaran ilaçlar ve kök hücre nakli ile, lösemiye bağlı ise hangi lösemi olduğuna göre uygun kemoterapi ve akıllı ilaçlar ile, romatizmal bir nedene bağlı ise uygun anti-romatizmal ilaç kullanımı ile, parçalanmaya bağlı ise kortizon başta olmak üzere parçalanmayı önleyecek ilaçların kullanılması ile tedavi edilebilir.

Burada ana başlıklar halinde verilen tedavi şekillerini altta yatan hastalık kesinleştikten sonra size bakan doktor ve sağlık ekibinizle detaylı olarak konuşmanız daha uygun olur.

Trombosit yüksekliğinin tedavisi nedir?

Aynı trombositopeni yani trombosit düşüklüğü gibi trombositoz yani trombosit sayısının yüksekliği de altta yatan bir hastalığın laboratuvar bulgusudur. Bu nedenle tedavisi hangi hastalığın trombosit yüksekliğine yol açtığına göre değişir. İkincil nedenler açısından bakıldığında trombosit yüksekliği eğer demir eksikliğine bağlı ise uygun demir tedavisi, kansere bağlı ise kanserin tedavisi, herhangi bir infeksiyona bağlı ise uygun antibiyotik kullanımı ile tedavi edilebilir. Cerrahi sonrası gelişen trombosit yüksekliği durumu genelde zamanla normale döner. Normale dönme zamanı geciken hastalarda pıhtılaşmayı önlemek için aspirin kullanmak gerekebilir.

Esansiyel trombositoz tedavisi hastalığın risk grubuna göre değişir. Yaşı 60’ın altında ve daha öncesinden herhangi bir pıhtı durumu yaşamamış hastalar düşük risk kabul edilerek sadece aspirin verilebilirken, yaşı 60 ve üzerinde olan ya da daha öncesine ait bir pıhtı geçirmiş olanlarda trombositlerin düşürmek için ek tedaviler verilebilir. Genelde ilk seçenek hidroksiüre adı verilen kemoterapi olarak da kullanılan bir ilaçtır. Bunun dışında hastanın durumuna göre interferon, anagrelid ve JAK2 inhibitörü adı verilen tedavilerde kullanılabilir. Yine, ağır hayatı tehdit eden trombositoz vakalarında, trombosit sayısını daha güvenli seviyelere indirmek için trombositaferez denen bir işlem uygulanır. Bu işlem için diyaliz cihazına benzer bir cihaz kullanılır. Hastanın kanı bir koldan alınarak, içindeki trombositler ayrılır ve eş zamanlı olarak kanın geri kalan kısmı diğer koldan hastaya geri verilir. Bu şekilde trombositlerin uzaklaştırılması ile trombosit sayısı düşürülmüş olur.

Burada ana başlıklar halinde verilen tedavi şekillerini altta yatan hastalık kesinleştikten sonra size bakan doktor ve sağlık ekibinizle detaylı olarak konuşmanız daha uygun olur.

Trombosit düşüklüğünün bitkisel tedavisi nedir? Trombosit yükselten yiyecekler nelerdir?

Yemek olarak tükettiğimiz yiyeceklerle trombosit düşüklüğü oluşması arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını kanıtlayan net bir bilimsel veri bulunmamaktadır. Sadece bağışıklık sisteminin anormal çalışarak trombositlerin parçalanmasına neden olduğu “İmmün trombositopeni” hastalığında beslenme alışkanlığının trombosit düşüklüğü yapabileceğine dair bazı bulgular saptanmıştır. Bu nedenle mümkün olduğu kadar işlenmiş gıdalardan ve fast-food türündeki yiyeceklerden kaçınmak gerekir. Alkol kemik iliğini baskılayarak trombosit yapımını azalttığı için abartılı alkol tüketiminden kaçınılmalıdır. Kahve tüketimi ve trombosit düşüklüğü ile ilgili çelişkili çalışmalar olsa da genel olarak kahvenin hem trombosit sayısını hem de fonksiyonlarını azaltıcı etkisi nedeni ile çok tüketimden kaçınılmalıdır.

Günümüzde, kanıtlanmış bilimsel veriler ışığında trombosit düşüklüğüne iyi gelecek bir besin bulunmamaktadır.

Trombosit yüksekliğinin bitkisel tedavisi nedir? Trombosit sayısını düşüren yiyecekler nelerdir?

Günümüzde, kanıtlanmış bilimsel veriler ışığında trombosit yüksekliğine iyi gelecek bir besin bulunmamaktadır.

Pekmez tüketimi trombosit değerlerini etkiler mi?

Günümüzde, pekmez tüketiminin trombosit değerlerini etkilediğine dair bilimsel bir veri bulunmamaktadır.

Yeşil Çay tüketimi trombosit değerlerini etkiler mi?

Yeşil çay tüketimi ile trombosit değerlerinin azalması arasındaki ilişki porsukağacı yaprağı olarak bilinen Çin çayı ile ilgili olarak gösterilmiştir. Bununla birlikte yeşil çay genellikle trombosit sayısını düşürmez fakat trombosit aktivitesini ve fonksiyonlarını bozarak kanamaya meyil oluşturabilir. Bu durum genelde doz ilişkilidir. Yani tüketim bırakılınca normale döner.

Antep fıstığı tüketimi trombosit değerlerini etkiler mi?

Antep fıstığı tüketiminin hayvan deneylerinde karaciğer ve böbrek fonksiyonları üzerine olumlu etkilerinin olduğu bildirilmekle birlikte trombosit sayısı üzerine bilinen bir etkisi yoktur.

Ahududu tüketimi trombosit değerlerini etkiler mi?

Böğürtlen tüketiminin trombosit sayısı üzerine net bir etkisi yoktur. Hayvan deneylerinde trombosit aktivitesini ve fonksiyonlarını azalttığı bu nedenle kan sulandırıcı etkisi olduğu bilinmektedir.

Trombosit yüksekliği kanser belirtisi midir?

Akut lösemi olarak bildiğimiz hızlı başlangıçlı kan ve kemik iliği kanserlerinde trombosit yüksekliği değil tam tersine trombosit düşüklüğü görülür. Kronik lösemi olarak bildiğimiz yavaş seyirli lösemilerde (kronik myeloid lösemi) ve  myeloproliferatif hastalık şeklinde adlandırılan lösemi dışı kontrolsüz kemik iliği üretimi ile giden bazı hastalıklarda trombosit yüksekliği olabilir. Organ kanserlerinde (akciğer, karaciğer, mide vb) de trombosit yüksekliği olabilir.

Trombosit düşüklüğü kanser belirtisi midir?

Kemik iliğine de yayılmış her türlü kanser veya direk olarak kemik iliğini tutan ilik ya da kan kanserleri trombosit düşüklüğüne neden olabilir. Kansere bağlı trombosit düşüklüğü kanserin kemik iliğine yayılımına bağlı ise birlikte kan değerini gösteren hemoglobin düzeyi ve lökosit denilen beyaz kan hücrelerin sayısı da düşük çıkar. Nadir olarak kanserin kendisi anormal bağışıklığı tetikleyip trombositlerin parçalayarak da tek başına trombosit düşüklüğüne neden olabilir.

Trombosit ne kadar sürede yükselir?

Herhangi bir hastalığa bağlı gelişen trombosit yüksekliğinde süre altta yatan hastalığa göre değişir.

Trombosit ne kadar sürede düşer?

Herhangi bir hastalığa bağlı gelişen trombosit düşüklüğünde süre altta yatan hastalığa göre değişir.

Hamilelikte trombosit yüksekliği veya düşüklüğü olur mu?

Hamilelikte en sık “gebelik ilişkili trombositopeni” olarak tanımlanan trombosit düşüklüğü görülebilir. Genelde hamileliğin 3-6. Ayında ortaya çıkar ve herhangi bir tedavi gerektirmeden hafif düzeylerde seyreder. Doğum için trombosit değerinin >50 bin/mm3, sezeryan için >50 bin/mm3 olması yeterlidir. Doğum öncesi bu değerlerin altında olan hastalarda tedavi gerekebilir. Gebelik ilişkili trombosit düşüklüğü Kadın Doğum ve Hematoloji doktorları tarafından birlikte değerlendirilmelidir.

Dalak ameliyatı sonrası trombosit değerleri değişir mi?

Dalak ameliyatı sonrası trombosit değerleri artabilir. Bu süre bazen birkaç hafta bazen aylarca olabilir.

Hemoroit trombosit değerlerini etkiler mi?

Hemoroitin trombosit değerlerini etkilediğine yönelik bilimsel bir veri bulunmamaktadır.

İlik nakli trombosit değerlerini etkiler mi?

İlik nakli öncesi hastaya kök hücreler verilmeden önce “hazırlık rejimi” adı verilen kemoterapi verilir. Bu rejim trombosit düzeylerini geçici olarak düşürür.

Sezaryen trombosit değerlerini etliler mi?

Sezeryanın trombosit değerlerini etkilediğine dair net bir veri bulunmamaktadır

Trombosit süspansiyonu nedir?

Trombosit süspansiyonu trombositopenili veya trombosit disfonksiyonu olan hastalarda hem kanamayı önlemek hem de aktif kanamanın sonlandırılması amacıyla verilen kan komponentidir. Aferez ve random trombosit süspansiyonu olmak üzere 2 çeşidi vardır. Random trombosit süspansiyonu hastadan alınan kanın santrifüj yöntemiyle bileşenlerine ayrılarak hazırlanması ile oluşur. Aferez trombosit süspansiyonu ise aferez cihazı adı verilen diyaliz cihazına benzeyen cihazlar yardımı ile toplanır.

Trombosit agregasyonu nedir?

Trombositlerin kanamayı durdurmak ve pıhtılaşmayı sağlamak için birbirleri üzerine kümelenmesi durumudur.

Trombosit kan vermek zararlı mı?

Trombosit vermenin bilinen ciddi bir zararı bulunmamaktadır. Trombosit aferezi sırasında nadir olarak tansiyon düşüklüğü, dudaklarda karıncalanma, baş dönmesi olabilir.

Trombosit verdikten sonra ne yemeli?

Gerek kan gerekse trombosit bağışı öncesi ve sonrası meyve suyu dahil bol sıvı tüketmek ve alkol almamak önerilir.

Trombosit vermenin riskleri?

Trombosit vermenin bilinen ciddi bir zararı bulunmamaktadır. Trombosit aferezi sırasında nadir olarak tansiyon düşüklüğü, dudaklarda karıncalanma, baş dönmesi olabilir.

Trombosit iğnesi nedir?

Trombosit iğnesi tanımı genelde trombosit değerlerini yükseltmek için verilen ve kemik iliğinde trombositlerin ana hücresi olan megakaryositleri uyarmak için yapılan romiplostim tedavisi için kullanılır.

İLERİ EVRE HODGKİN LENFOMADA DAHA AZ KEMOTERAPİ DAHA FAZLA SAĞKALIM SAĞLIYOR: ALMAN ÇALIŞMA GRUBUNUN HD18 ÇALIŞMASININ UZUN DÖNEM SONUÇLARI

Bu yıl COVID 19 pandemisi nedeniyle sanal olarak yapılan EHA kongresinden derlediğimiz çalışmaları özetlemeye devam ediyoruz. Kongre bilimsel programda sunulan klinik çalışmada ileri evre hodgkin lenfoma hasta grubunda 2 kür tedavi sonrası çekilen PET BT sonucu negatif bulunan ve tedaviye ek 2 kür ile devam ederek tedavisi sonlandırılan hasta grubunda, negatif PET BT sonrası 4-6 kür ek kemoterapi daha alan gruba göre genel sağkalım (OS) daha iyi saptandı.

Bu yıl sanal olarak yapılan EHA kongresinde bilimsel programda sunulan klinik çalışmada ileri evre hodgkin lenfoma hasta grubunda 2 kür tedavi sonrası çekilen PET BT sonucu negatif bulunan ve tedaviye ek 2 kür ile devam ederek tedavisi sonlandırılan hasta grubunda, negatif PET BT sonrası 4-6 kür ek kemoterapi daha alan gruba göre genel sağkalım (OS) daha iyi saptandı.

Alman Hodgkin Çalışma Grubu tarafından yürütülen uluslararası, çok merkezli, randomize, açık etiketli, faz 3 bir çalışma, ileri evre Hodgkin lenfomalı hastalarda, metabolik görüntüleme yöntemi olan PET BT’nin yoğun kemoterapi rejimi olan ve bleomisin, etoposit, doksorubisin, siklofosfamid, vinkristin, prokarbazin ve prednizolon’dan oluşan EBEACOPP rejiminin siklus sayısına olan etkisini ve güvenilirliğini araştırdı (HD18; NCT00515554).

Bu çalışmada, yeni tanı konmuş ileri evre Hodgkin lenfoma tanısı almış 18 ila 60 yaşları arasındaki yetişkin hastalara, 2 siklus eBEACOPP rejimi sonrası 18-floro-2-deoksi-D-glukoz ile PET BT görüntüleme yapıldı  (PET-2). PET-2-pozitif hastalığı olanlar, rituksimab ile veya ritüksimab olmadan 6 ek eBEACOPP siklusu almak için randomize edilirken, PET-2-negatif hastalığı olanlar 6 (bir protokol değişikliğinden sonra 4) veya 2 ek döngü alacak şekilde randomize edilmiştir. Çalışmanın birincil sonlanım noktası progresyonsuz sağkalım (PFS) ve ikincil sonlanım noktaları ise, uzun dönem OS, güvenlik ve geç toksisite olarak belirlendi.

HD18’in nihai analizinden elde edilen temel bulgular, PET-2-negatif hastalığı olan hastalar için, eBEACOPP sikluslarının etkinlikten ödün vermeden 8/6’dan 4’e düşürülebileceğini ortaya koydu. Ayrıca, sadece 4 siklus  eBEACOPP rejimi alan alt gruptaki hastalarda, daha fazla sayıda eBEACOPP rejimi alan hastalara kıyasla daha düşük şiddetli enfeksiyon ve organ toksisitesi saptandı.

Mevcut analizde, araştırmacılar, 66 aylık medyan takipte HD18 çalışmasına kayıtlı PET-2-negatif hastaların alt grubu için 4 siklus kemoterapinin uzun süreli etkinliği ve güvenliğini 8/6 siklus kemoterapi ile karşılaştırdılar . Tedavi sayısı yönünden 4 siklus eBEACOPP alan 474 hastada (% 98.1) 6/8 kür (% 95.3; tehlike oranı [HR], 0.36; 95% CI, 0.17-0.74; P = .0038) tedavi alan hasta grubuna göre belirgin bir şekilde daha yüksek 5 yıllık OS oranı görüldü.

4 siklus kemoterapi alan hastalar lehine çıkan sağkalım farkının 6/8 siklus kemoterapi alan hasta grubundaki tedavi ilişkili ölümlere bağlı olduğu bildirilmiştir. Ek olarak, 5 yıllık kümülatif lösemi/miyelodisplastik sendrom (MDS)  insidansı 6/8 siklus kemoterapi alan hastalarda %1.7 iken ve 4 siklus alan hastalarda %0.4 saptanmıştır (P = .13).

Analiz, 61 aylık medyan takip süresinde PET-2 negatif hastalar için 4 siklusa karşı (200 hasta) 6 siklus kemoterapi alan hastalar (202 hasta) ile sınırlandırıldığında 5 yıllık sağkalımlar arasında herhangi bir fark saptanmadı (sırasıyla %97.5’a karşı %96.3) (HR, 0.46; 95% CI, 0.14-1.48; P =.18). Yine, 4 siklus kemoterapiye kıyasla 6 siklus kemoterapi alanlarda, 5 yıllık lösemi/MDS kümülatif insidansı arasında da fark saptanmadı (sırasıyla% 1.0 ve% 0.5) (P = .58).

Çalışmayı sanal kongrede sunan Alman Çalışma Grubu’ndan Stefanie Kreissl “4 kür doz artırılmış eBEACOPP tedavisinin PET-2 negatif hastalarda kabul edilebilir bir toksisite profili ile olağanüstü etkinlik gösterdiğini kaydederken, öte yandan, azaltılmış tedavi ile bile, tedavi yükünün de önemli bir belirleyici olduğu, bu nedenle gelecekteki klinik çalışmaların özellikle genç hasta kohortu için tedavi tolere edilebilirliğini daha da artırmayı amaçlaması gerektiğini” sözlerine ekledi.

Kaynak

Kreissl S, Goergen H, Kobe C, et al. PET-guided treatment in patients with advanced-stage Hodgkin lymphoma: Follow-up analysis of PET-2 negative patients in the HD18 trial by the German Hodgkin Study Group. Presented at: Virtual Edition of the 25th European Hematology Association (EHA) Annual Congress; June 2020. Abstract S222.

Borchmann P, Goergen H, Kobe C, et al. PET-guided treatment in patients with advanced-stage Hodgkin’s lymphoma (HD18): Final results of an open-label, international, randomised phase 3 trial by the German Hodgkin Study Group. Lancet. 2018;390:2790-2802.

İLERİ YAŞ AML TEDAVİSİNDE AVRUPA HEMATOLOJİ KONGRESİNDEN GÜZEL HABER: VENETOCLAX + AZASİTİDİN KOMBİNASYONU YAŞLI AML’DE SAĞKALIM YARARI GÖSTERİYOR

COVID 19 salgını nedeni ile bu sene 25. Avrupa Hematoloji Kongresi de (EHA25) sanal olarak yapılıyor. Kongrede sunulan bir araştırmada, venetoclax (Venclexta) ve azasitidin kombinasyonu, yoğun tedavi için uygun olmayan akut miyeloid lösemili tedavi almamış hastalarda sadece azasitidine karşı ölüm riskinde %34’lük bir azalmaya yol açtı.

Hasta penceresinden değerlendirildiğinde, AML ile yaşayan hastalar bir taraftan kemoterapiye dayanamayacak kadar ek hastalıklara sahip olabilirler, bir taraftan da en agresif kan kanseri tiplerinden biriyle karşı karşıya kalmaktadırlar. VIALE-A çalışmasının sonuçları, venetoclax + azasitidin tedavi kombinasyonu ile daha önce tedavi edilmemiş ileri yaş AML hastalarına daha iyi sağkalım ve tam yanıt sağlayarak iyi bir haber vermektedir.

Bu sene sanal olarak yapılan 2020 Avrupa Hematoloji Kongresinde sunulan faz 3 VIALE-A  çalışmasının sonuçlarına göre Venetoclax (Venclexta) ve azasitidin kombinasyonu, yoğun tedaviye uygun olmayan akut miyeloid lösemili (AML) tedavi almamış hastalarda tek başına azasitidine karşı ölüm riskinde% 34’lük bir azalmaya yol açtı.

Ortalama 20.5 aylık takipte medyan genel sağkalım (OS), azasitidin + plasebo (HR, 0.66;% 95 GA, 0.52-0.85) ile 9.6 ay, venetoclax + azasitidin ile 14.7 ay (dağılım, 11.9-18.7) idi (P <.001).

Çalışmanın baş araştırmacısı MD Anderson Kanser Merkezinden Courtney D. DiNardo EHA kongresinde yaptığı açıklamada “VIALE-A çalışmasının AML tanısı konmuş yaşlı fit olmayan hasta grubunda sağkalım faydası gösteren ilk faz 3 çalışma olduğunu” bildirdi. Ayrıca, “Venetoclax ve azasitidin kombinasyonunun, standart yoğun kemoterapiye uygun olmayan yaşlı hastalar için yeni bir bakım standardı olarak düşünülmesi gerektiğini ifade etti.

AML hastaların çoğu yoğun indüksiyon tedavisi alamayacak komorbideteleri olan ve ortalama yaşları 70 civarında olan hastalardır. Azasitidin, desitabin ve düşük doz sitarabin gibi düşük yoğunluklu tedaviler bu hasta grubunda düşük aktiviteye sahiptir ve tedavi genellikle düşük sağkalım ile sonuçlanır. Bu çalışma öncesinde bir faz 1b çalışmasında (NCT02203773), BCL-2’nin seçici küçük moleküllü bir inhibitörü olan venetoclax ve azasitidin kombinasyonu bu hasta grubunda umut verici sonuçlar ve güvenlik profili göstermiştir.

Kasım 2018’de, FDA, yaşı 75 yaş veya daha yüksek olan veya komorbiditeleri nedeniyle yoğun indüksiyon kemoterapisi alamayan olan yetişkin hastalarının tedavisi için venetoclax tedavisine azasitidin, desitabin veya düşük doz sitarabin ile kombinasyon halinde kullanım için hızlandırılmış onay vermiştir.

Randomize, çift kör, çok merkezli, plasebo kontrollü VIALE-A çalışmasına, komorbiditeleri nedeniyle yoğun indüksiyon tedavisi için uygun olmayan ve/veya 75 yaş ve üstü olan AML hastaları alındı. Daha önce hipometile edici ajan alan hastalar çalışma dışı bırakıldı.

Hastalar, venetoclax + azasitidin (n = 286) veya azasitidin + plasebo (n = 145) almak için 2:1 oranında randomize edildi. Araştırma kolundaki hastalar, 28 günde bir 1-7. günlerde deri altından veya intravenöz olarak 75 mg/m2 azasitidin ve 1-28. günlerde günde bir kez 400 mg oral venetoklaks (ilk günde 3 gün içinde doz artırımı olacak şekilde) aldı. Kontrol kolu ise 1-7. günlerde 75 mg/m2 azasitidin ile birlikte 1-28. günlerde günde bir kez oral plasebo aldı.

Çalışmanın birincil sonlanım noktası OS idi. İkincil son noktaları, ikinci siklus öncesi bileşik tam remisyon [tam remisyon (CR) + kan değerlerinde tamamlanmamış düzelme (CRi) ile CR), transfüzyon bağımsızlığı [eritrosit veya trombosit süspansiyonu açısından], moleküler alt gruplara göre CR/CRi ve OS ile olaysız sağkalım (EFS) idi.

Çalışmaya kaydolan hastaların ortalama yaşı 76 idi (aralık 49-91). Hastalar, sırasıyla venetoclax + azasitidin ve azasitidin + plasebo kollarında ortalama 7.0 (aralık, 1-30) ve 4.5 (aralık, 1-26) tedavi aldı.

CR/CRi oranları venetoclax + azasitidin ve azasitidin + plasebo kollarında sırasıyla %66.4 (% 95 CI,% 60.6 -71.9) ve %28.3 (% 95 CI,% 21.1 -36.3) idi (P <.001 ). İkinci siklusun başlangıcındaki CR/CRi oranları sırasıyla %43.4 (% 95 CI,% 37.5-49.3) ve %7.6 (% 95 CI,% 3.8 -13.2) saptandı (P <.001).

Venetoclax + azasitidin ile CR oranı, sırasıyla %36.7 (% 95 CI,% 31.1 -42.6) ve %17.9 (% 95 CI,% 12.1 -% 25.2) oranı ile azasitidin + plaseboya göre iki kattan daha fazlaydı (P < .001).

İlk CR/CRi yanıtına kadar geçen ortalama süre, venetoclax + azasitidin kolunda 1.3 ay (% 95 CI, 0.6-9.9) ve azasitidin + plasebo kolunda 2.8 aydı (% 95 CI, 0.8-13.2). CR/CRi süresi sırasıyla 17.5 ay ve 13.4 aydı.

Ayrıca, venetoclax eklenmesi ile elde edilen yanıtların sitogenetik risk veya moleküler alt gruptan bağımsız olarak olumlu olduğu izlenmiştir. Yüksek risk sitogenetik özelliği olan hastalarda yanıt oranları venetoclax + azasitidin ve azasitidin + plasebo kollarında sırasıyla %53 ve %23 idi. Orta risk sitogenetik özellikleri olan hastaların yanıt oranları ise sırasıyla %74 ve %32 saptandı. De novo AML hastalarında ise yanıt oranları sırasıyla %66 ve %30 idi. Sekonder AML’li hastaların yanıt oranları sırasıyla %67 ve %23 olarak bulundu.

CR/CRi oranları, venetoclax + azasitidin kolunda IDH1/2 (% 75.4;% 10.7), FLT3 (% 72.4;% 36.4), NPM1 (% 66.7;% 23.5) ve TP53 mutasyonları (% 55.3;% 0) olan hastalarda da anlamlı olarak daha yüksekti.

EFS süresi venetoclax + azasitidin ve azasitidin + plasebo kollarında sırasıyla 9.8 ay (% 95 CI, 8.4-11.8) ve 7.0 aydı (% 95 CI, 5.6-9.5) (P <.001).

Güvenlik profili, venetoclax ve azasitidin kombinasyonunun bilinen güvenlik profilleri ve tek başına her bir maddenin bilinen güvenlik profilleri ile tutarlıydı. Venetoclax + azasitidin ve azasitidin + plasebo kollarında tüm derecedeki en sık görülen gastrointestinal yan etkiler (AE’ler) bulantı (% 44’e karşı% 44), kabızlık (% 43’e karşı% 39), ishal (% 41’e karşı 33) %) ve kusma (% 30’a karşı% 23) idi.

Venetoclax + azasitidin ve azasitidin + plasebo kollarındaki ciddi AE’ler (grade ≥3), febril nötropeni (%30’a karşı %10) ve pnömoniden (%16’ya karşı %22) oluşuyordu. Venetoclax + azasitidin kolundaki hastalarda tümör lizis sendromu % 1 ile nadir oranda görüldü. Otuz günlük mortalite oranları sırasıyla %7 (n = 21) ve %6 (n = 9) idi.

Venetoclax + azasitidin ve azasitidin + plasebo kollarındaki hastaların en az % 10’unda meydana gelen grade 3 veya daha yüksek hematolojik AE’ler trombositopeni (%45’e karşı %38), nötropeni (%42’ye karşı % 29), febril nötropeni (%42’ye karşı %19), anemi (%26’ya karşı %20) ve lökopeni (%21’e karşı %12) idi.

Çalışmayı sunan DiNardo, kombine tedavide kemik iliği biyopsilerinin 1. siklus sonunda yapılması gerektiğini ekledi.

Hasta penceresinden değerlendirildiğinde, AML ile yaşayan hastalar bir taraftan kemoterapiye dayanamayacak kadar ek hastalıklara sahip olabilirler, bir taraftan da en agresif kan kanseri tiplerinden biriyle karşı karşıya kalmaktadırlar. VIALE-A çalışmasının sonuçları, venetoclax + azasitidin tedavi kombinasyonu ile daha önce tedavi edilmemiş ileri yaş AML hastalarına daha iyi sağkalım ve tam yanıt sağlayarak iyi bir haber vermektedir.

Kaynak

DiNardo C, Jonas B, Pullarkat V, et al. A randomized, double-blind, placebo-controlled study of venetoclax with azacitidine vs azacitidine in treatment-naïve patients with acute myeloid leukemia ineligible for intensive therapy-VIALE-A. Presented at: 2020 European Hematology Association Virtual Congress; June 11-21, 2020; Virtual. Abstract LB2601.

KLL14 ÇALIŞMASI: VENETOCLAX-OBİNUTUZUMAB REJİMİNİN UZUN DÖNEM SONUÇLARI DA OLUMLU GÖRÜNÜYOR

Sanal olarak takip etme fırsatı bulduğumuz ASCO20 kongresnde sunulan klinik çalışmalara göz atmaya devam ediyoruz. Bilimsel programda sunulan KLL14 çalışmasının güncellenmiş analizinde, komorbiditelere sahip tedavi almamış kronik lenfositik lösemili (KLL) hastalarda  obinituzumab + klorambusil (ClbG) rejimi ile karşılaştırıldığında venetoklaks + obinutuzumab (VenG) tedavisinin uzun dönem izleminde olumlu klinik sonuçların devam ettiği gözlendi.

ASCO20 sanal bilimsel programda sunulan KLL14 çalışmasının güncellenmiş analizinde, komorbiditelere sahip tedavi almamış kronik lenfositik lösemili (KLL) hastalarda  obinituzumab + klorambusil (ClbG) rejimi ile karşılaştırıldığında venetoklaks + obinutuzumab (VenG) tedavisinin uzun dönem izleminde olumlu klinik sonuçların devam ettiği gözlendi.

Daha önce KLL14 çalışması ile tedavi edilmemiş KLL ve komorbiditesi olan hastalarda ClbG ile karşılaştırıldığında VenG ile progresyonsuz sağkalımda (PFS) iyileşme gösterilmiştir. Bu güncellenmiş analiz, ortalama 39.6 aylık takip ile daha uzun dönem sonuçları içermektedir.  

Çalışmaya toplam 423 hasta alındı.  Birincil sonlanım noktası araştırmacı tarafından değerlendirilen PFS, ikincil sonlanım noktaları ise  yanıt oranları, minimal rezidüel hastalık (MRD) ve toplam sağkalım (OS) idi.

ClbG ile karşılaştırıldığında VenG rejiminde PFS üstünlüğü uzun dönem izlemde de korunmuş, 3 yıllık VenG ile PFS %81.9 iken ClbG ile %49.5 olmuştur. VenG kolunda ortanca PFS’ye ulaşılmadı ve ClbG kolunda ise 36 aydı ( [HR], 0.31;% 95 CI, 0.22-0.44; P <.001).

İlginç olarak, çalışmanın ilk sonuçlarında immünglobulin ağır zincir (IgHV) mutasyonu olan ve olmayan hastalarda PFS farkı gözlenmez iken uzun dönem sonuçlarda venetoklaks-obinutuzumab rejimi ile IGHV mutasyonu olan hastalarda daha yüksek etkinlik sağlanmıştır.

MRD oranı VenG kolunda ClbG koluna göre daha yüksekti (% 47.2’ye karşı % 7.4). Ortalama OS’ye henüz ulaşılamamıştır. Ancak analizde çalışma kolları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (HR, 1.03;% 95 CI, 0.60-1.75; P = .92). VenG kolunda, hastaların %17’sinde ClbG kolundaki %10.3’e kıyasla yeni ikinci primer malignite gelişmiştir.

Sonuç olarak, KLL14 çalışmasının yeni yayınlanan verileri VenG’nin uzun dönem izlem sırasında da etkinliğini sürdürdüğünü, bu yararın bilinen tüm risk kategorileri için geçerli olduğunu ve bu rejimin daha önce tedavi edilmemiş KLL hastaları için uygun bir seçenek olduğunu göstermektedir.

Kaynak

Al-Sawaf O, Zhang C, Tandon M, et al. Fixed-duration venetoclax-obinutuzumab for previously untreated patients with chronic lymphocytic leukemia: Follow-up of efficacy and safety results from the multicenter, open-label, randomized, phase III CLL14 trial. Presented at: ASCO20 Virtual Scientific Program. J Clin Oncol. 2020;38(15_suppl):abstr 8027. 

YENİ TANI DBBHL HASTALARINDA STANDART TEDAVİYE EKLENEN AVADOMİD UMUT VERİYOR

Sanal olarak takip etme fırsatı bulduğumuz ASCO20’den derlediğimiz çalışmaları aktarmaya devam ediyoruz. Bilimsel programda sunulan bir çalışmada, yeni tanı konmuş, yüksek riskli diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) olan hastalar için, standart tedaviye avadomid eklenmesinin, faz 1 sonuçlarına dayanarak tedavi başarısızlığı olasılığını azaltabildiği bildirildi.

Yeni tanı konmuş, yüksek riskli diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) olan hastalar için, standart tedaviye avadomid eklenmesinin, faz 1 sonuçlarına dayanarak tedavi başarısızlığı olasılığını azaltabildiği bildirildi.

Avadomid nedir?

Potansiyel antineoplastik, antianjiyojenik ve immünomodülatör aktivitelere sahip yeni, küçük moleküllü bir sereblon modüle edici ajandır.  Oral uygulamadan sonra avadomid, hematopoietik transkripsiyon faktörleri Aiolos ve Ikaros’un Cullin-4 RING E3 ubikitin ligaz kompleksine alınmasını teşvik etmek için sereblona bağlanır ve modüle eder. Bu bağlanma, Aiolos ve Ikaros’un ubikuitinasyonu ve hızlı proteazomal degradasyonu ve DDX58 ve IRF7 de dahil olmak üzere interferon (IFN) uyarılmış genlerin derepresyonu ile sonuçlanır ve bazı tümör hücrelerinin apoptozuna yol açar. Ek olarak, Aiolos degredasyonu, IL2 geninin derepresyonuna yol açar, böylece interlökin-2 üretimini, T lenfositlerin kostimülasyonunu ve IL-2 ile indüklenen T hücresi proliferasyonunu arttırır. Avadomid ayrıca, natural killer=doğal olarak öldürücü (NK) hücrelerin aktivasyonunu teşvik edebilir ve bu da potansiyel olarak tümör hücresi öldürmesini güçlendirebilir. Aiolos ve Ikaros, normal B ve T hücre fonksiyonunda önemli bir rol oynadığı bilinen transkripsiyonel baskılayıcılardır.

ASCO20 sanal bilimsel kongre programında bir parçası olarak bulguları sunan Washington Üniversitesinden Neha Mehta-Shah tarafından sunulan çalışmada, mevcut rejimin iyi tolere edildiği ve %79’luk bir tam yanıt oranı sağladığı belirtildi

Çalışmada yeni tanı DBBHL tedavisinin klinik bir zorluk olmaya devam ettiği her 21 günde bir verilen rituksimab, siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin ve prednizon tedavisinden oluşan standart R-CHOP-21  ile özellikle yüksek risk hastalarda % 30 -% 50 arasında tedavi başarısızlık oranı olduğu bildirildi.

Etkinliği artırmak için araştırmacılar, daha önce relaps veya refrakter DBBHL hastaları için monoterapi olarak kullanıldığında %11’lik tam yanıt oranı gösteren ve bir sereblon E3 ligaz modülatörü olan avadomidi denediler.

Mevcut faz 1 verileri, en az 2.0 cm’lik ölçülebilir lezyonları olan yeni tanı konmuş 3-5 arasında Uluslararası Prognostik İndeks (IPI) skoruna sahip 35 yetişkini DBBHL’li hastayı kapsıyordu. Spesifik olarak, hastaların %51’inin IPI’si 3 iken, % 49’unun IPI’si 4-5 idi.

Tüm hastalara pegfilgrastim desteğinde standart R-CHOP ve ayrıca 1-3 mg’dan artan dozlarda oral avadomid verildi. Tedavi, tolere edildiğinde 21 günde bir altı siklus uygulandı. Tedavi haftalarında, 7 günün 5’inde avadomid verildi.

Birincil hedefler güvenlik, tolere edilebilirlik ve tam yanıt oranı idi. İkincil hedefler arasında biyobelirteçler ve ek etkinlik önlemleri yer alırken, farmakokinetik ve farmakodinamiği değerlendirmek için keşifsel analizler de yapılmıştır.

Etkililik açısından değerlendirilebilen 34 hastanın tamamında yanıt oranı %79 ve objektif yanıt oranı %88 idi. Ortalama 10 aylık takipten sonra, 1 yıllık progresyonsuz sağkalım oranı %80 idi.

Hastaların çoğu (% 91) altı tedavi siklusunu tamamladı. Ortalama relatif toplam doz yoğunlukları avadomid ve R-CHOP-21 için sırasıyla %99 ve %95 idi. Üç hastadan yaklaşık ikisinde (% 66) avadomid kesme gereksinimi ve %9’unda advers etkiler nedeniyle doz azaltımı gerekli oldu.

Altı hastada sepsis dahil cilt enfeksiyonlarından kaynaklanan febril nötropeni, hipotansiyonlu febril nötropeni, febril nötropeni, pnömoni ve bakteriyel hepatik enfeksiyon ile birlikte görülen nötropeni gibi doz sınırlayıcı toksisiteler meydana geldi. Bu bulgulara dayanarak, önerilen faz 2 avadomid dozu 3 haftadan 2’sinde 3 mg olarak belirlenmiştir.

Hastaların yaklaşık %74’ünde tedavi ile ortaya çıkan grade 3-4 advers olay vardı; bunların en yaygın olanları nötropeni (% 54), anemi (% 20), lökopeni (% 20), lenfopeni (% 14), hipofosfatemi (% 14) idi. ) ve febril nötropeni (% 11) idi.

İkinci tedavi siklusu sırasında, bir hasta eşzamanlı pnömoni nedeniyle öldü. Tedavinin tamamlanmasından sonra iki hastada kalp yetmezliği gelişti ve her döngüden sonra toplanan veriler, beş hastada yüksek seviyelerde troponin veya beyin natriüretik peptit geliştiğini gösterdi.

Akım sitometrik analiz, avadomidin bellek T hücresi popülasyonlarının genişlemesi ve T hücreleri ve NK hücrelerinin çoğalmasını içeren proimmünomodülatör etkilere sahip olduğunu gösterdi. Çalışmada,  bu son artışın büyüklüğünün R-CHOP ve durvalumab’ı içeren önceki çalışmalarda gözlemlenenden daha büyük olduğunu belirtti.

Çalışmayı ASCO20’de sunan Mehta-Shah, “progresyonsuz sağkalıma ilişkin bu verileri daha uzun süre takip etmeyi umuyoruz. Bu çalışmanın sonuçları, daha önce tedavi edilmemiş yaygın büyük B hücreli lenfoma hastaları için immünokemoterapi ile birlikte sereblon modüle edici bileşiklerin kullanımının daha fazla araştırılmaya değer olduğunu göstermektedir.” dedi.

Kaynak

Mehta-Shah N et al. ASCO 2020, Abstract 35

Wordpress Tema indir